Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Ocak 2007

Bugün Wal Mart’a gittim. Duymayan var ise, izah edeyim.. Wal Mart, bir amerikan süpermarketler zincirinin adı.. Oraya her ayak basışımda gözümün önünde aynı sahneler canlanıyor.. Ebu Gurayb cezaevi.. Iraklı mahkumlar.. Onurları kırılan.. Hayalarına dil uzatılan.. İffetleri yok edilmek istenilen.. Aşağılanmaya çalışılan..

Üzerinden zaman geçti…
Ben Lynndie England ve diğer insan kılıklı kalpsiz yaratıkların yaptığı o affedilmesi imkansız olan olayları unuttum belki.. Zamanında televizyonlardan izlediğim.. Gazetelerden okuduğum.. Gururuma dokunmuştu, evet.. Ve dehşete düşmüştüm, insan nasıl bu kadar acımasız olabilirdi, bunu nasıl yapabilirdi? İmanları yoktu belki, tamam, ama kalpleri de mi yoktu?..

Üzerinden zaman geçti…
Televizyonlar artık başka haberler sundu.. Gazeteler farklı manşetler attı..
Unutuldu.. Unuttuk.. Başlarına torba geçirilen, üstleri soyulan, üzerlerine köpeklerin salındığı, onurları kırılan Iraklı erkekleri..
Unutuldu.. Unuttuk.. Amerikan conilerinin tecavüzlerine uğrayan namuslu Iraklı kızları.. Gelin bizi ve karnımızdaki bebekleri öldürün diye haykıran…
Unutuldu.. Unuttuk.. Kızlarına bir zamanlar yüreklerindeki umutla ve heyecanla çeyiz hazırlayan anneleri.. O kızlar ki, temiz hayalleri bir günden diğerine yerle bir olan..
Ve daha nice unutulması esasında imkansız şeyi unuttuk belki de..

Biz unuttuk..
Uzağız ya.. Yılan bize dokunmadı ya.. Biz emniyetteyiz ya..
Oysa..
Oysa..
Kırıldı umutlar, hunharca.. Alındı gelecekler, acımasızca.. Irzlara geçildi, zalimce..

Ve ben.. Bu olayın neresindeyim? Sadece Wal Mart’a adımımı atınca hatırlayabiliyorum.. Kalbimle buğzedebiliyorum.. Bu kadar.. Bu kadar..

Niçin özellikle Wal Mart’ın bana Ebu Gurayb’ı hatırlattığı merak edilebilir..
O zamanlar, televizyonlar bu vahşeti daha yayınlıyor iken, bir haber izlemiştim.. Lynndie England ile ilgili.. Ve haberde şöyle deniliyordu:

“Oysa Lynndie England’in fotoğrafı, kasabasının Wal Mart’ında “Ayın vatandaşı” yazan tabelanın altında asılıydı…”

Reklamlar

Read Full Post »

Nazar

The Girl With The Pearl Earring (1665)
Johannes Vermeer
(1632-1675)

bakışlar da konuşur.. en az sözler kadar..
kelimelerin kifayesiz kaldığı anlarda.. daha fazla.. sanki..

Read Full Post »

Müjde..!

İçimden bir sürü bir sürü şey yazmak geliyor.. Yazıp da paylaşmak.. Onu şunu bunu.. Dünya ne garip demek geliyor.. Hayat ne güzel demek geliyor.. İçim içime sığmıyor sanki..

Seviyorum demek geliyor.. İnsanları.. Gökyüzünü.. Yıldızları.. Yeryüzüyle buluşan her yağmur damlasını.. Sokakta karşılaştığımızda bir tebessümü esirgemeyen her varlığı.. Allahım sen ne yücesin demek geliyor..

Her insan ayrı bir alem.. Duygularıyla.. Hisleriyle.. Düşleriyle.. Hayalleriyle.. Kaderiyle.. Ama.. yine de gün geliyor işte, birleşiyor bu kaderler.. Yolumu kesiyor birileri.. Ve bu dünyaya her ne kadar yalnız geldiysem de, her ne kadar yalnız döneceksem de bu alemden, biliyorum ki, kalpler var.. Kalbimle bir olan.. Karışık, belki de karmakarışık her şey.. Ama göremediğimiz muhteşem bir düzen içerisinde..
Şu dünyaya o kadar insan gelmiş gitmiş, rakamlarla belirtilemiyecek kadar çok insan.. Ve.. Hepsinin parmakuçları farklı.. Hepsi farklı bir ruha sahip.. Hepsi değerli.. Allah sevmiş ki yaratmış.. Kulluğa layık görmüş ki, ruhundan üflemiş.. Merhameti bol Yaradan, o merhametinin bir damlasını biz insanlara lutfetmiş.. Ve bugün telefonda görüştüğüm annenin merhameti de o damladan bir damla sadece.. Sesindeki sevinci..

Dün bir melek geldi.. İbn-i Sina’nın kalabalık ailesi daha da kalabalıklaştı.. Amcasının bir oğlu oldu.. Elhamdülillah.. Nuryüzlüdür eminim.. Cennet kokulu.. Muhammed Yasir’im.. Hoşgeldin.. Sevinç getirdin.. Mutluluk.. Bereket.. Cenneti annenin ayakları altına koydun..

Off.. Şimdi Eyüpte meleklerle sohbet eden o tatlı şeyi izlemek vardı.. Masum parmaklarına dokunmak.. Yanağına, uyandırma pahasına da olsa bir öpücük kondurmak..

Dünya ne garip.. Biliyorum ki, şu satırlarımı okuyan bazı insanlar o bebeğe şu an benden daha yakın.. Şimdi de bir ah çekmek geldi içimden..

Ve bir de dua etmek.. İsminle büyü, cennet kokulu varlık.. Melekler öpsün seni.. Benim yerime..

Read Full Post »

Sürpriiiiizzzz!!!

Ummibilal‘in ilk tepkisi (tabi “Ayy inanmıyoooruuuuuuuuum!” u saymıyoruz..) :

“Niye bana sürpriz yapacağınızı söylemediniz ya?!
Üstüme güzel şeyler giyinirdim..”

Çeyrek asırlık oldun şekerim,
bundan sonra güzel giyinsen ne olur, giyinmesen ne olur 😛
Meydanı biz gençlere bırak lütfen!…
Pardon pardon, bırakınız lütfen, diycektim, sevgili teyzeciğimiz 😛

Yeni yaşınız kutlu olsun efendim! Ellerinizden öperiz.. Hürmetler efendim, hürmetler..


Ya sahi, aklıma takıldı, hangisi Yusuf Bilal??
:)))

Read Full Post »

görmeyi öğrenmek

Alman Şairi Rilke, Malte Lavrids Brigge’nin Notları isimli eserinde “Burası yaşanacak yer değil, ölünecek yer” diye nitelediği Paris’te hastaneler semtinde uzun uzun dolaşır ve düşünür. Tefekküre imkan verecek materyaller bol bol elinin altındadır.

Yan yana iki binanın biri yeni bir inşaat için yıktırılmıştır. İki binadan ayakta kalanın duvarında eski binanın, hatta eski binada oturanların izleri kalmıştır. Şurada bir dolap varmış. İzi olduğu gibi duruyor. Ya şu, bir karyolanın izleri olmalı. Duvarda, hep başını oraya dayayarak kitap okumuş, bunu yıllarca sürdürmüş birinin saçlarının yağlı izi var. Şu izler ise bir elbise askısının olmalı. Ve giderek, bütün bu izlere bakarak, orada yaşamış olan ailenin bütün hayatını düşünmek, tahmin etmek ve bir çok sevinci, kederi, dramı okumak mümkün. Böyle “bakarak” yürür Malte ve “görür”. Görmeyi öğreniyorum der.

Olayların ve eşyanın bir arkası var. Bütün mana hemen elimizin altında, ama az ileride. Küçük bir gayretle bakmaya ve görmeye başlamak ve devam etmekle, insanın yüksek değerlere olan tabii eğilimini harekete geçirmek mümkün.

Mü’mini anlatan ayetlerden biri şöyle:
“Onlar yerlere ve göklere bakarak nice hikmetleri düşünürler.”

Yerler ve gökler bütün insanların gözlerinin önünde. Ama onlardaki hikmetleri düşünmek, görmek, mü’minlere has bir olgu. (…)

Cahit Zarifoğlu , “Bir Değirmendir Bu Dünya”, s. 141/142.

(Kitabın orjinal adı “Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge” olup, 1910 yılında yayımlanmıştır. Rainer Maria Rilke‘nin ilk ve tek romanı olma özelliğini taşımaktadır.)

Read Full Post »

Mimlendim- Mimliyorum

Mimlenmişim. Sevgili İnsan‘ın davetine icabet etmek düşer bize de.
Hakkımda bilinmeyen beş şeyi paylaşacakmışım. Peki, paylaşayım.
İlginç bir oyun, biraz da zor mu sanki?.. 🙂

1. İbn-i Sina mektuplaşmayı çok sever. Hele uzun mektuplara bayılır. Aldığı bütün mektupları saklar. Onlara çok değer verir. Şu an İstanbul’daki halasından mektup beklemektedir mesela.

2. İbn-i Sina günlük tutar. Zaman zaman canı sıkılınca eski günlüklerini çıkarıp “Aman tanrım, ben mi yazmışım bunları?” demektedir. Öldüğünde günlüklerini kime bırakacağını kara kara düşünmektedir.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Gençlere bir tavsiyem var, jurnal tutsunlar.” sözünü bir dergide okuyunca kendini birşey sanmıştır.

3. Sırf Dücane hocaya inat bir gün reçel yapacaktır.

4. Lisedeki matematik öğretmeniyle daima polemiklere girmeyi başarmış bir insandır. Sebebi ise öğretmenin ısrarla kullandığı (af buyrun) “kazık atmak” anlamına gelen “türken” yani “türklemek” kelimesidir. Sayın bay Große, eğer türkçe öğrenmiş ve tevafuken benim sayfama uğramışsanız, hürmetlerimi sunar matematiği sadece azıcık özlediğimi arzederim efendim. O kelimeyi hala kullandığınızı biliyorum..

5. Ha bir de argodan nefret eder. Hatta bu yüzden Yazıhanedeki komşusu Faruk ile ufak bir didişme yaşamıştır zamanında. Şimdi ise bunu hatırladıkça gülmektedir.

Şimdi de gelelim bu oynun en zevkli bölümüne:
Berra, Suveyda, Mdy, Enes Reyhan; mimlenmiş bulunmaktasınız 🙂

Read Full Post »

Bir dilek..

Ufkunuz geniş olsun..

Read Full Post »

Older Posts »