Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Nisan 2007

Ben siyasetten hiç anlamam. Terazi burcundan olanlardan ise iyi bir diplomat, siyasetçi falan çıkabilirmiş. Miş. Sonra ben iktisattan da hiç anlamam. İnsanlar borsalarda niçin hoplayıp zıplar, heyecanlanıp durur, bir anlam verebilmiş değilim. Anlam. Sonra ben matematikten de pek anlamam. Sayıların ve rakamların o büyüsüne kapıldığım anlar olduysa da öğrencilik hayatımda, denklemleri çözememenin verdiği strese hep yenik düşmüşümdür. Büyü. Arada bir başarısızlığıma inanan öğretmenlere günlerini göstermek için inatlaşıp çabaladığım olduysa da, bu da geçici bir halden ibaretti. Geçici. Ve hayat en büyük okuldur ya, non scholae sed vitae discimus ya, şunu öğretti bana: Vita’ya yön veren şey amor’dur. Ayn şin kaf. Çok şey öğrenmiştim. Ya da bir zamanlar çok şey öğreniyor olduğumu düşünüyordum. Ama öğrendiklerime aşık değilmişim. Bunu farkettim.

Bessa spät als nie, nisch?..

Reklamlar

Read Full Post »

Dès quelques jours il fait bon à Berlin. Pourtant, le soleil est triste. Je l’ ai demandé pourquoi. Il a répondu: Moi, j’ aime la pluie. Mais elle n’ est plus là. Elle me monque Sina..

Je voulais le consoler et j’ai dis: Je suis sûre, qu’ elle t’aime aussi. La meilleure chose, que tu peut faire en ce moment, c’est briller. Alors, si tu veut le bonheur de la pluie, brille mon ami!

Maintenant, le soleil essaie de faire heureuse…

Bien que la pluie soit loin..

Parce que c’ est la meilleure chose qu’ il peut faire.

Ou la seule..

Read Full Post »

Günün sözü

Televizyonda, camiiye (Sultanahmete benziyordu), hayran kalan turistiyle, namaz kılmaya giden amcasıyla bir sürü insanın girdiği görülmektedir.

“Bu kadar farklı insanı ancak Allah’ın evi kabul eder..” (Sina’nın anneciği)

Hayırlı cumalar..

Read Full Post »

Bir-ler ve İki-ler

Müslüman olmak. Ve genç olmak. Avrupada yaşayan bir genç. Avrupalı genç. Avrupanın genci.
Bir yükü taşımak. Omuzlarda hissedilen bir ağırlığı. Ve o ağırlık esasında büyük bir sorumluluk. Vazife. Görev. Ve çetrefilli bir yolun tam ortasında olmak demektir avrupalı genç olmak. Önceki nesillerin adımıyla başlayan bir yoldur bu. Kimlik bayrağını teslim almış bir insanın yolculuğudur bu. O bayrağa sahip çıkmak, onu yıpratmadan gelecek nesle ve nesillere emanet etmek için.
Zincirin kopmamasıdır avrupalı genç olmak. Bunun çabasını göstermek demektir. Ve tuzaklardan sakınmak. Süslü görünen. Tadı tatlı bir zehiri içmemek ya da.
Zordur. Elbette zordur. İki kimlik arasında bocalamak. Arayışın simgesi haline gelmek.
İki dil. İki din. İki ırk. İki millet. İki kültür. İki. Hep iki. İki uğursuz bir sayıdır avrupalı genç için. O her zaman “bir” in özlemini çekmiştir. Çünkü “bir”, belirleyicidir. “Bir” vardır. Ve başka birşey yoktur. Oysa “iki” öyle mi? “Bir” den sonra gelen “iki”, araftır. İki seçenek arasında kalmaktır. Kararsızlıktır. Boşluk.

Görünürde öyledir ya da, evet.
Esasen durum bakış açısı ile alakalıdır. İki bakış açısı vardır çünkü. Birincisi “iki”lere uğursuz gözüyle bakmaktadır. İkincisi ise “iki”leri bir rahmet olarak görmektedir. Bir bereket, bir nimet. İki güzeldir. İki el, bir elden daha işlevseldir. İki göz, ufkun daha geniş olmasıdır. Nesnelerin gerçek boyutlarına kavuşmasıdır. İki pencere, odaya daha fazla ışığın sızmasıdır.

Ve avrupada yaşayan müslüman genç bazı güzelliklere, bir çok gençten daha rahat ulaşma imkanına sahiptir. O, iki dili anadili gibi konuşabilen insandır. Bu iyidir. O, iki kültürün, iki geleneğin gerekliklerini bilmektedir. Ve daha sıhhatli mukayese edebilmenin verdiği fırsatla o, daima iki şey arasından doğru olan biri seçebilecektir.
Temsilcidir. Türktür. Türkleri temsil eder. Müslümandır. İslamı temsil eder. Ve şuurlu genç her hal ve hareketiyle, her söz ve kelimesiyle bu durumun bilincindedir. Olmalıdır.
Zira bu sorumluluk kaçınılmazdır. Kaderine küfredeceğine, misyonunu alnının akıyla başarmanın yollarını arayan genç, emin olunuz ki, daha mutlu ve huzurlu bir hayat süreceği gibi, içinde yaşadığı topluma da daha faydalı ve hayırlı bir fert olmanın sevincini tadacaktır.
Ya küfredenler?.. İsyan edenler?.. “Ben kimim” sorusuna cevap bulamayanlardır bunlar. “Keşke”lerle kendilerini harap edenler, çoğu kez özgüvensizlik sorunuyla karşı karşıya kalanlardır. Özgürlüklerini, beyinlerini kendi elleriyle başkalarına verenlerdir. Çalışmak, düşünmek ve üretmek geleceğe dair tüm ümitlerini yitirmiş olan bu gençler için, beyhudedir. Zaten haksızlığa uğramaktadır, önyargılarla dolu muamelelere maruz kalmaktadır. Çünkü yabancıdır.

Öyle değil ama. Hiç değil.
Karamsarlık perdelerini çekip, hayat odamıza aydınlık verecek olan o iki rahmet penceresini açmanın zamanı gelmiştir artık!
Mevcut durum budur. Ve herşey bir imtihandan ibarettir. Bakmak yetersizdir, görmelidir genç.
Basiret ve feraset gözlüğünü takmalıdır, herşeyin ardında bir hazine gibi gizli olan kudret ve kuvvet sahibi, alemin yaratıcısı ve düzenleyicisini, aklımıza sığmayacak kadar mükemmel bir denge kuran Allah’ı görmelidir hayatın sıkıntılarıyla karşılaşırken, sabretmeyi öğrenirken, kemalleşirken, olgunlaşırken, her musibet ile birlikte O’na bir adım daha yaklaşırken. Musibet ve sıkıntılar hayatımızdaki gölgeler ise, gölgelenmeyi bilmelidir gölgeyi de yaratana teslim olmuş genç. “.. Olur ki hoşunuza gitmeyen birşey, sizin için hayırlıdır..” (Bakara suresi, 216)

Ve hicrettir avrupada yaşamak. Muhacirdir avrupada yaşayan müslüman. Gittiği yeri nurlandıracak insandır. Lakin inanmalıdır, bu potansiyele sahip olduğuna. Başarıya inanmalıdır, güzel günlerin geleceğine, ve onun da bu güzellikler imar edilirken bir tuğla olabileceğine.

Ümitsizliğe kapılmış genç, bitmiştir. Ümidini yitirmemiş genç ise herşeydir.
Kararlıkla pencereleri açıp ciğerlerimizi oksijen ile buluşturmak var iken, karanlık odanın terkedilmiş köşesinde havasız kalmanın ne alemi var?!..

Read Full Post »

Anket dedikleri şey

Şimdi efendim, malumunuz, bazı bloggerler bloglarıyla ilgili anket yapmayı uygun görüyor.
Şurada da bir anket var. Sol alt köşede.
Harika bir şey!
Verdiği istatistiki bilgiler eminim çok değerlidir.
Katılmanızı tavsiye ederim.

Read Full Post »

Geberesice

Boris Jelzin ölmüş.
Gebersin.

Read Full Post »

Algılayış dediğimiz şey çok ilginç bir şeymiş. Mesela kafanızın kilosu, gramı, ağırlığı- eğer iki kiloluk saçınızı birden kestirtmediyseniz- değişmez. Ama başınız ağrıyorsa kafanızın mutasyon sonucu bir fil başına döndüğünden şüphe edebilirsiniz. Sonra şurup denen bir şey vardır farmakolojide. Tadı kötüdür. Ve o an, yani o bir kaç damlalık ilaç boğazınızdan aşağıya dökülüverirken, boğazınızın uzunluğu da sizi korkutabilir. Zürafa boğazlı mıyım ne, ilacın yolculuğu ne uzun sürdü, şeklindeki monologlara girebilirsiniz mesela. Bazen de, mesela nezle iseniz, gözlerinizin tenis topu yuvarlaklığına ulaştığını zannedebilirsiniz. O da bi ayrı ilginç hani. Evet, algılayış diyelim biz buna.
Peki kardeşim bana ne diyor? Abla diyor tabi ki. Abla, sence astronomi mi okusam (daha orta okulu bitirmedi!), abla, evödevimi yapar mısın, (cevabı her zaman haaaa-yır- dır), abla, lüüütfen (buna da duygu sömürüsü diyelim), abla, ben fizikten nefret ediyorum, ablablablablablablablablablabla bla bla bla bla bla bla blablablabla..
sonu yok.
Neyse.
Sonsuzluk aleminden tekrar yeryüzüne dönecek olursak, her tarafın karmakarışık olduğuna şahit olacağız. Malatya ölüm kokuyor. Amerika ise korku ve paniğin beşiği. Amerikada bir Korealı olmak bu aralar çok tehlikeli bir şey olsa gerek.. Allah yardımcıları olsun. Nasıl bir psikolojidir ki, insanı böyle bir şey yapmaya iter?.. Ve mantık yine devre dışı. Duygulardır hakim olan. Ve bu katliamı gerçekleştiren o genç kadar, onu o psikolojiye sokan insanlar da mesul kıyılan canlardan. Psikoloji dedim de, aklıma Pendik İmam Hatip Lisesindeki hoca geldi. Saçlarının aslında kendi saçları olmadığını sonradan anlamıştım. Onun psikolojisiyle yaşamak zor bir imtihan olsa gerek.. Ve bu nasıl bir zihniyettir ki, çocukların emanet edildiği insanları böyle bir halet-i ruhiyeye itmektedir..?
Dedim ya, insanları anlamak zor.
Ve aslında, herşey egoyla alakalı gibi. Herkes kendi egosunu tatmin etme yollarını aramakta. Menfaat da diyebiliriz biz buna. Kimileri de dava kelimesini kılıf olarak kullanabilir. Yok, bence yine işin ucunda nefsin tatmini amaçlanmıştır. Takdir arzusu. Kibir. Riya. Gösteriş. Para. Emeller. Vs. vs. Bunun da sonu yok.
Ve aklıma sevgili Aristo geldi. Autarkie tezi basit ve anlaşılır olduğu kadar akıl etmesi zor bir tez (Autarkie’nin türkçesi otarsi imiş). Mübarek adam diyor ki, herşey mutlu olmak için arzulanır, istenir. Para ister biri örneğin. Niçin? Parayla bazı şeyleri satın alacaktır. Eee, sonra? O satın aldığı şeylere sahip olduktan sonra ya da sahip olduğu vakit mutlu olacağına inanmaktadır. Nokta.
Ya da (daha az maddeci düşünen bir insanı ele alacak olursak) bir insan canlandırın kafanızda, bu insan çok yardımsever. Ve karşılıksız yardım ediyor gibi. Görünürde öyle en azından. Oysa mutlu olmak için mutlu etmeyi istemektedir.
Ve Aristo der ki, herşey mutluluk özleminin giderilmesi için istenir.
Haklı gibi dimi?
İşte bir tek Allah rızası gözardı ediliyor bu tezde. Yani bazı şeyleri insanların sırf Allahı razı etmek için yapabileceği. Gerçi öte yandan, bu insanlar Allahı razı edince mutlu olacaklarına inanıyor da olabilirler, dolayısıyla Aristo yine haklı çıkmış oluyor.
Ya o haklı çıkmış oluyor, ya da ben işin içinden çıkamadım…

Read Full Post »

Older Posts »