Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Eylül 2006

Ramazanın ilk günü elime bir mektup geçti. E-mail değil, SMS değil, kağıt ve kalem kullanılarak yazılmış bir mektup…
Türkiyeden, İstanbuldan, halamdan.. Mektup almanın sevinci bir başka. Bir köşeye çekilip okumak, bazen elyazıyı çözememek, gönderenin dokunduğu sayfalara dokunmak, pulunu incelemek, kimin ellerinden geçipte buralara vardığını düşünmek.. Mektup almak güzel ya.. Hele uzun mektupları..

Mektup bana verilirken “Sana bir sürprizim var!” denildi.. Mektup almak artık bu kadar değerli oldu demek.. bu kadar sıradışı..
Halam da mektubunda bu konuya her zamanki hoş mizahıyla değinmiş: “Sanal alemde yaşamaya başlayan çağın insanı mektubu terketti yazık ki! En fazla nostalji ya da romantik bir şey oldu mektup- Rahmetli mektup mu demeliydim? Rahmetliyi nasıl bilirdiniz? -Ey bilirdik, eyi (!)”

Bu yaz kardeşim “Anne, halama söyle de evlensin!” diyip bizi şaşırtmıştı. Bu ısrarın nedeni şuydu: “Evlenirse Türkiyeye kesin gideriz..”
Yok evlenmedi, gitmedikte.. Ona, kardeşimin bu fikrini desteklediğimi yazmıştım. Cevabı şu olmuş: “Seneye beni evlendirme hayallerinden de vazgeç artık ….. Hanım! Hem kurma böyle hayaller, sükut-u hayale uğrarsın… Hem söyle bakalım ufaklık, neyim sana miras kalacak ki böyle heveslisin beni göndermeye?!”
Hiiçç, sadece Türkiyeye ayak basmama vesile olacak.. Ha tabi, bir de mürüvvetini göreceğiz halacığım, o da vardı. Çikolatayı çok sever halam, hele alaman çikolatasını.. Bir çikolata fabrikası sahibi falan mı bulmalı acep?
“Bir Mus’ab, bir Hanzala da yoksa bugün yeryüzünde benim suçum ne?!” İnşallah Rabbim sana Mus’ab ve Hanzala misali bir kısmet nasip eder. İnşallah en yakın zamanda nasip eder de Türkiyeye geliriz. 🙂

Mektubun sonunda Abdullah Gazi Erdoğan’ın “Dilara” adlı çok güzel ve uzun bir şiirini de paylaşmış benimle.. Bir de not bırakmış: “Bana uzun Mektuplar yaz”…

Reklamlar

Read Full Post »

İlk iftarımdı.. özlemişim bu manevi ortamı.. aç kalmayı özlemişim.. nefsimle savaşmayı.. ona söz geçirmeye çalışmayı.. ilk teravihimdi.. özlemişim yüzlerce insanla bir anda secdeye kapanmayı.. secdelerimden gafil olsamda.. nisyan.. Kalu belayı.. en şerefli sözümü.. insan nisyandan gelse de.. günahsız kul olmasa da.. canım sıkkın.. camideki hoparlörde arıza.. imam okuyunca herşey yolunda.. ama kade-i ahirede kulağımızda rock müziği.. her ne kadar yerli müzik olsa da.. şarkı sözlerini sormayın.. trajikomik bir durum.. yazık.. tevbe tevbe dedirten cinsten.. maneviyatımı azıcık tamir edeyim derken..

sonra bir de insan farkında olmadan bozabiliyor bazı şeyleri, kaybedebiliyor yanıbaşında olan değerli cevherleri.. belki de yanı başında olduğu için.. hiç farkına varmadan.. hiç birşey yapmadan… ya da hiç bir şey yapmadığı için.. hiç birşey yapmamak her zaman kötüdür.. en kötü karar bile kararsızlıktan nasıl ki yeğ ise.. bu da onun gibi.. o kadar mazlum kanı bir şey yapılmadığı için dökülüyor.. bir şey yapılmadığı için insanlar mağdur oluyor, hakaretler işitiyor.. ama benim suçum yok ki, ben birşey yapmadım ki.. keşke birşeyler yapsan, kötü şeyler de olsa yaptıkların, en azından safın belli olur.. susmak altından ise de, yeri gelince susmamak elmastandır..

bu mübarek günde nefsi muhasebe yapılması gerekirken, başıboş bazı dünyevi emelleri gerçeklerştirmek için çalışmak, çabalamak… bir de örnek gösterilen insanlardan bunu görmek.. gereksiz şeyler.. üzücü..

dünya fani ise, ben bu faniliğin neresindeyim? biz neresindeyiz? her soluduğum nefesle, kalbimin her atışıyla fanilikten geçecek, ebediyete yol alacak güne gün be gün an be an yaklaşırken, ben bu faniliğin neresindeyim? insanlar neresinde? fanilik hayatımızın neresinde? kalbimizin hangi tozlu çekmecesinde? davranışlarımızın, hareketlerimizin neresinde? gönlüm çok mu miyop? gönlümün gözlükçüsü nerede? ben nerede..

fanilik, hey sen, evet sen, sen nerede? kalbim sen nerede? arzular siz neden orada? nefsim sen neden baş köşede? sorular siz neden zihnimde? ya sen ecelim, sen beni nerede bulacaksın? hangi vaziyette? ben o an nerede? nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.. bir müjde olmalı bu.. öyle mi peki?

ümit, sen varsın.. gönlümdeki odada en son sırada, uzaklarda otursan da, sen varsın.. bir iman var.. sıralarda değil.. duvarlarda o odanın.. ne kadar sağlam duvarlarım? hangi tabloları astım bu duvarlara? kimleri? hangi sevgileri? sevilmesi gerekenler, o duvarlarda mısınız? ordalar mı ümit, sen bari söyle?
fani sevgiler Allah için olunca ebedi sevginin pusulası olurlar.. Allah için sevdiklerim, sevgimiz fani olsa da, faniliği hatırlattığı için güzel..

metrodan çıkarken, önümde merdivenleri çıkan yaşlı bir çift.. elele tutuşarak çıkıyorlar.. hayatlarında kim bilir kaç kez sıkı sıkı tutumuşlar ellerini.. kim bilir kaç kez sıkmışlar incitmeye kıyamadıklarının elini.. varlıklarını hissettirmek için.. varlıklarını hissetmek için.. ben varım ve seni seviyorum demek için.. ya da kim bilir ne için.. sonra düşünceler.. bir insanı sevmek için yaşıyor insan.. sonra rabbini bulmak için.. severken bu alemde milyarlarca insan varken bir tek insana odaklanıyor.. onunla paylaşıyor herşeyini.. bir tek insan fethediyor kalbinin önemli bir yerini.. o kadar insan arasından.. sonra bir de tersi var.. o kadar insan arasından sana odaklanıyor biri.. niçin? insan ne de kıymetli.. o insan ki, Allahın eseri.. Ya Allah, Onun değeri nasıl anlatılabilir ki? Affet bizi Allahım.. Sen affedensin.. biz insanlarız.. insan nisyandan gelir.. ama kalbimizin bir köşesinde oturuyor ümit.. bizi bırakma ümit..lütfen..
Orda kal ümit.. hatta ön sıralara buyurmaz mısın?..

Not: hoparlör gerçekten bozuktu ve zaman zaman rock müziği duyuluyordu.. teknolojiden anlamam, radyoya mı bağlıydı cihaz? bilmiyorum..

Read Full Post »

Özledik seni… Ya sen?

Hoşgeldin Ey Sevgili Ramazan!
Recep seni haber etti.. Şaban seni müjdeledi.. Rabbim seni rahmetle donattı.. Şeytanlar sende bağlandı.. Merhamet kapıları sende açıldı… Meleklere daha çok iş çıktı.. Kabe seni özledi..
Güneş heyecanla doğacak artık.. Severek batacak.. Kamer secdelere şahit olacak.. Uzaktaki yıldızlar kıskanacak.. Yeryüzü nurlanacak.. Yetimler daha bir içten dua edecek.. İftar sofralarımıza kalbimizdeki insanlar da oturacak.. Sahura kuşların nağmeleri kaldıracak bizi.. Hû hû.. Tesbihimizin imamesi titreyecek.. Midemiz teşekkür edecek.. Kalbimiz şükredecek.. Dilimiz zikredecek.. İnşallah…
Dualar gökyüzünü inletecek.. inşallah..
elhamdülillah.. veşşükürülillah.. Hoşgeldin Dostum!

Read Full Post »

ilginc-i sâni

Doktora gittim… doktorlara.. iki doktora.. ilk doktorum beni uzun uzun bekletti, halbuki fazla hasta yoktu.. sana yardımcı olamam, uzman doktora git dedi.. iranlı bir bayan… iranlı kadınlar bakımlı olurmuş.. bu bayan da bir istisna değil, orası kesin.. türkçe biliyor.. rejimden kaçmış olabilir.. almanyaya zamanında okumak için gelmiş olabilir.. almanyada okumuş.. bu çok ta ilginç değil belki..
bekleme odasındakiler daha ilginç..
Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nu okuyorum.. bir solukta okunabilecek bir kitap.. ben dört solukta….daha doğrusu okumaya çalışıyorum.. çünkü yalnız değilim..
elimde Nüzhet’e aşık bir delikanlının ıstırapları.. karşımda sohbet eden üç türk bayan, iki teyze, bir tane de kız…

“Çünkü Nüzhet’in birçok arzuları vardır ki o adam anlayamaz…”

” Senin küçük kızı da everdin mi?”
“Kendine yakın bir insan ister. Koskoca bir doktorla anlaşamaz…”
“Yok canım, yaşı daha küçük..”

İçimde acayip bir sıkıntı… sonra..

“Harp bitince bir güzel takma bacak yaptırırsınız, rahar rahat…”
“Kızım, bak Hollandaya gidince fazla peynir getirme..”

İkinci doktorda..
evödevini bekleme odasında yapan 6-7 yaşlarında tatlı bir çocuk

“Hafızam kapalı. Bazı hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatta, kulaklarım bile tıkandı..”
“Anneee, on altı minus acht kaaaaç? (yani on altı eksi sekiz)”

Benim de kulaklarım ağrıyor.. Çocuk çok tatlı maaşallah.. tertemiz.. melekyüzlü..
“Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler..”
“dokuz, on, on bir…”

kitap bitti.. çocuğu izledim.. maaşallah..
çağırdı doktor. meğer boğazım ağrıyormuş da kulaklarıma atıyormuş.. ben tersi sanıyordum.. her insan farklı algılıyor bazı şeyleri, başka bakıyor olaylara.. işte bu ilginç.

bundan önceki posta yorum yazmışlar..cevap yazacaktım.. ama çağırıyorlar.. işte bu ilginç değil.. sıradan..


Read Full Post »

ilginc-i evvel

Dün kulaklarımın ağrısından şikayet ediyordum, şimdi ise doktora gidesim yok.. Ne ilginç bir insanım.. İnsan ne ilginç… İlginç insan.. İnsan ilginç.. insan olmak ilginç.. ilginç olduğunu düşünmek ilginç.. hayat ilginç.. ilginç de ilginç hatta..
bu kadar ilginç saçmalıklar yeter sanırım… gitsem iyi olacak..

Read Full Post »

Rüyalar alemindeydim

Dün akşam gazetenin hışırtısını duyarak şu yazıyı okudum. Rahmetli Ali Fuad Başgil Hocanın bir rüyasını anlatıyor.. Bu sabahta bloglar aleminde gezinirken şu kardeşimizin de ilginç bir rüya gördüğünü öğrendim. Ben de bu gece tuhaf bir rüya gördüm. “Yine İslamofobya” başlıklı yazımda size, kendisiyle örtü yüzünden tartıştığım bir kadından (içimden bayan demek gelmedi…) bahsetmiştim. Geçtiğimiz pazartesi yine o kadının yanına gittim, aramızda şu dialog geçti:

İbn-i Sina (1) : Merhaba.
Kadın (2): Merhaba.
1- Nasılsınız?
2- İyim… teşekkür ederim. (İnsan benim de bi hal hatrımı sorar dimi? yok sormadı..) Hayırdır, niçin geldiniz?
1- Niçin mi? Geçen hafta size tekrar geleceğimi söylemiştim ya, hani şu Email meselesi için, hatırlamıyor musunuz?
2- Hmm evet hatırladım.. (Yüzündeki ifade: nerden çıktı bu şimdi?!)

Sonra gösterdim elimdekileri, oturup konuştuk,
1- Bakın, ameliyathanede örtü takabileceğim şurda yazılı.
2- Kim yazmış bunu?
1- Siz daha iyi bilirsiniz.. Hastanenin ameliyat bölümünün sekreteri olması lazım.
2- Tanımıyorum bu şahsı.
1- Olabilir, belki yenidir. Ama bu sonucu değiştirmez.
2- Bir sekreterin böyle birşey yapma yetkisi yoktur! (Almanca dedi ki: Das zeigt, dass sie nicht kompetent ist!)
1- Kafasına göre yazmamış ki, bakın, Başhemşireye danışarak yazdığını belirtiyor…
(içimden: Yahu, şu iki satır yazıyı doğru düzgün oku da öyle tartış benimle!)
2- Hmm evet.. Ama siz kısa elbise giymeyeceğinizi de söylememişmiydiniz?
1- Elbise mi? Ne elbisesi?
2- Siz değilmiydiniz o? Ben karıştırdım o halde..
(beni caydırmak için elinden geleni yapıyor anlıyacağınız..)
Bir müddet sonra, bu arada çok düşünceli, biraz da usanmış bir hal ile:
2- Bu konuda benim karar verme yetkim yok, üst düzey kuruluna sormam lazım, kararı ancak onlar verebilir..
1- Anlıyorum, tamam sorunuz.

Elimdekilerin kopisini yaptı, kibarca vedalaştık.. Tokalaşmaktan çekiniyor gibiydi, elini uzatan ben oldum. “Bizden en yakın zamanda haber alırsınız”, dedi en son..
Ayrıldım ordan, hayırlısı olsun diyerek… Tarih 18 Eylül 2006 idi.

Ertesi gün: 12 Eylül 2006 tarihinde yazılmış bir mektup elimde, aynı kadından.
Üzülerek belirtiyoruz ki, seçimimizi sizden yana yapamadık vs. vs.
Giriş imtihanını yazdığım, yani o kadınla tartıştığım günün ertesi günü yazılmış. Hadi imtihanı başarmadığım için almadıklarını söylese, eyvallah.. İmtihan neticesini yazmamışlar bir (ki imtihanın iyi geçtiğini adım gibi biliyorum), bütün müracaatta bulunanlar imtihanı yazmadan beni tercih etmediklerini nasıl yazabiliyorlar, iki?
Sebebi ortada.
Kadının “Bizden en yakın zamanda haber alırsınız” derken neyi kastettiğini şimdi biliyorum.
Şimdi “vardır bunda da bir hayır” deyip bıraksam mı bu işin peşini, yoksa kadının başını birazcık daha ağrıtsam mı?

Bu gece rüyamda o kadını gördüm işte; nasıl kızıyorum ama ona, nerdeyse döveceğim! Ben bile kendimden korktum 🙂
Hayırdır inşallah…

Read Full Post »

Şeyh Şamil


“Kafkas Kartalı” diye anılan Şeyh Şamil, çarlık Rusya’sının düzenli ordularına karşı Kafkasya’nın bağımsızlığı için bir avuç fedakâr ve sadık adamıyla uzun yıllar çarpışmıştı. Onların her türlü imkâna sahip orduları karşısında, çetin mücadeleler vermiş; ama kahraman askerleri de dâhil olmak üzere eksilen hiçbir şeyi yerine koyamadığı için sonunda mağlup olup esir düşmüştü. Tabi-î Rus Çarı, cesaret ve kahramanlığına hayranlığından dolayı onu bir esir gibi değil, bir misafir gibi karşılamıştı. Üstelik sarayında Şeyh Şamil için bir de ziyafet düzenledi ve Rus askerlerini de aileleriyle yemeğe davet etti.
Dağlarda yaptığı mücadele esnasında aylardır tam olarak karnını doyuramamış olan Şeyh Şamil iştahla yemeğini yiyordu ki, Rus Çarı onun bu hâliyle istihza etmek istedi. Etrafındakilere:
“Bu adam bu iştahla korkarım beni de yer” dedi.
Çar’ın bu alaycı sözünü duyan Şeyh Şamil, bu lafın altında kalır mı? Gümbür gümbür cevap verdi:
“Korkmanıza gerek yok! Elhamdülillah biz Müslümanız, domuz eti yemeyiz.

Read Full Post »

Older Posts »