Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Eylül 2007

Bir masal…

bana bir masal anlat baba

içinde tüm sevdiklerim

içinde İstanbul olsun…

Reklamlar

Read Full Post »

Sevgili Gece,

Burnumuzun ucundaki nimetleri görmeyişimizin sebebi nedir acaba? Kör oluşumuz mu yoksa burnumuzun pinokyo burnu misali upuzun oluşu mu? Söylesene Gece, burnumun ucu, göremiyeceğim kadar uzak mı bana? Bak hazır seni bulmuşken; sana sormak istediğim, merakımı celb eden bir şey daha var:

Kapkaranlık Gece,

sen hiç gündüzü merak ettin mi? Hani onu hiç görmüyorsun ya.. Gündüz sadece sen gidince geliyor ya, ve sen gelince de gitmiş oluyor ya.. Hiç üzüldün mü bu yüzden? Zifiri karanlığında üstümüze saldığın yağmurlar senin gözyaşların mı yoksa? Çocukları derin uykularından ve tatlı rüyalarından ürküterek uyandıran şimşek ve gökgürültüleri de öfken olmasın? Söyle Gece, sen gündüzü mü sevdin? Ona hiç bir zaman kavuşamıyacağını bile bile? Yaptın mı bunu gerçekten? Ve bunu yaptığın için kızdın mı kendine?

Biliyor musun Gece, bence kızma. Çünkü her ne kadar aydınlık günler göremeyeceksen de, biz seni o aydınlığın taşıyıcısı olan gündüzle birlikte bildik. Öyle sevdik. Gecesiz gündüz, gündüzsüz gece olamaz. Sen ümitsizliğe kapılıp çekip gidersen yarım kalır günümüz. Yarınlarımız. Anlıyorsun beni dimi Gece?

Biliyorum anlıyorsun. Teheccüd vakti edilen dualara Amin deyişinden anladım, gündüzünden vazgeçmediğini. Ve biliyorum, karanlıkta akıttığın gözyaşların toprakla buluşunca, kimse görmesin istiyorsun. Gözyaşların saklı kalmalı kem gözlerden. Sakınıyorsun bu kavuşmayı herkeslerden. Belki de kendin hiç bir zaman kavuşamıyacağın için, kim bilir.. Ve yine biliyorum ki, şimşeklerini ve gökgürültünü sırf melek bakışlı çocukların, kapıldıkları dehşet ve korkudan sonra anne kucağına sığınmaları ve onun koynunda huzurlu bir gece geçirmeleri için yolluyorsun yeryüzüne.

Sağol.. Çok iyisin.

Read Full Post »

Sevgili blog,

bilirsin, aslında ben öyle pek fazla dizi izlemem. Bir keresinde Sılanın bir bölümünü baştan sona izlemeye çalışmıştım mesela, o da sırf meraktan he, ama ı ıı olmadı. Öyle töre dizileri falan hele hiç bana göre değil. Ama bizim kızlarla cümbür cemaat dizi izlemek ayrı bir keyifmiş doğrusu.

Dizide kızla oğlan ilk defa elele tutuşuyorlar mesela tamam mı; herkes bir ağızdan, aynı saniyede, proğramlanmışcasına, aynı ritimde ve ahenk içinde ayyyyyy… deyiveriyor. O an yüzlerdeki ifadeyi bi görsen, inan bana sevgili blog, sen de dayanamaz gözyaşlarına boğulurdun. Tabi ardından kahkahaları patlatıp gülme krizlerine giriyor ve böylece dizide söylenenlerin önemli bir kısmını kaçırıyoruz (ta ki aramızdan gülme krizinden en erken çıkan kişi şşşt susun, dinleyelim diyene kadar), ama onbeş kişi bir araya gelindiği için kaçırılan ipin ucu bir şekilde tekrar bulunuyor.

Sonra dizide kötü adam var mesela tamam mı (ben o kötü adamlardan birini simaen bir hocaya benzettim, Allah affetsin), herkes öyle bir nefretle bakıyor ki ona, inan bana sevgili blog, sen de o adamdan nefret ederdin.

Bazen de acıklı sahneler oluyor tamam mı, herkesten merhamet dolu bir oooooooo.. yükseliyor Berlin semalarına. Bi de dizinin bir kısmı bizim Berlinde çekiliyor ya, arada bir de eski bir tanıdığımızı görüyormuşuz gibi aaaa, şurası bizim park.. ! ya da aaa şurası falan yer.. ! gibi şeyler de söylüyoruz.

Sevgili blog,
senin anlıycan, gönül ne dizi ister ne de kahve, gönül muhabbet ister, dizi bahane.

Read Full Post »

Sevgili blog,

çok günahkar bir kulum ben, çok. Naptım bugün biliyor musun? Bilmezsin tabii ki, nerde bilcen ki. Her zamanki gibi otobüs durağında bekledim. Her zamanki gibi önümüzdeki günler içerisinde yapmam gerekenleri aklımdan geçirdim. Kimleri aramalı, neyi organize etmeli, hangi işi ne zaman kadar yetiştirmeli, bunlar geçti beynimin bir köşesinden diğer bir köşesine. Sonra beynimdeki trafiği bir “Üff ya.. Daha bir sürü işim var.. Ah Sina, azıcık asosyal olsan ya..!” ile durdurmaya çalıştım. Her zamanki gibi otobüse bindim, her zamanki gibi şöför biletime baktı, fakat esasında bir şey görmedi (Kim bilir adamcağızın beyninde ne tür bir trafik vardır.. diye geçiriverdim içimden. Her zamanki gibi.) Her zamanki gibi gözlerim pencere tarafında bir yer aradı. Her zamanki gibi otobüsün arabadan daha iyi bir araç olduğunu hatırladım: Park sorunu diye bir şey yoktu bir kere. Araç hareket ederken pencereden bakıp düşünce aleminde gezinebiliyorsun. Dalabiliyorsun. İnsanları izleyebiliyorsun. Ve ben her zamanki gibi bunları yaptım. Fakat sonra her zaman olmayan bir şey oldu:

Benden iki sıra önde oturan yaşlı bir adamın yakasında gezinen bir çift böceği gördüm. Önce bir süre sadece izledim, sonra adamı uyarmam gerektiğini düşündüm. Önümdeki bayana -türktü- “Şeyy.. orda bişey var..” diyip elimle dünyamıza daha fazla böcek kazandırmaya çalışan böcekleri gösterdim. Bayan da adama söyledi, derken tam o anda – ıyyyh- böcekler adamın gömleğinin içine düştü. Adam elini sırtına attı, bir tanesini çıkardı, yere attı. Olayı soluğu soluğuna takip eden ben arkadan : Bir tane daha vardı..! dedim. Adam elini yine sırtına attı ama bu sefer birşey bulamadı.
Sonra naptı biliyor musun? Elbisesi ve beli arasında bir böceğin gezindiğini hiç umursamadan tekrar elindeki gazateye odaklandı. O mon Dieu!

Önümdeki bayan bana: Nasıl gördünüz siz onu? diye sordu.
Sevgili blog, ne hikmetse gözüm burnumun ucunda olan koca koca şeyleri görmez (Evde sıkça geçen bir diyalogtan bahsedeyim, o zaman anlarsın:
– Kızım, bana falanca dolaptan filanca şeyi getir.
– Anne buraya koyduğundan emin misin?
– Kızım evet, bir daha bak.
– Anne, ya valla yok.
Ve her seferinde anne gelip: Hani yoktu hamfendi? Peki bu ne? diyerek, sihirbazların şapkalarından tavşan çıkarması gibi dolaptan çıkarır kızının bulamadığı şeyi. Ve her seferinde kız şaşkın şaşkın, O mu..Alla alla ben niye göremedim yaa… der.) Ya sevgili blog, işte böyle; koca koca eşyaları göremeyen gözlerim ufak ufak böcekleri nedense çok iyi görür.

Sevgili blog,
sana ne kadar günahkar bir kul olduğumdan bahsediyordum ben dimi? Hani o adamın yere attığı o böcek vardı ya, kalabalığın içinde ezilmiş ve son nefesini şu mübarek ramazan ayında vermek zorunda kalmıştı. Ve hep benim yüzümden…

Sevgili blog,
ben bir katilim.

Read Full Post »

kainat

Kainatı bir damla gözyaşına, bir damla gözyaşını da kainata benzetiyorum. Önceleri böyle yapmazdım. Son iki-üç senedir bu böyle. Ağlamayı öğrendiğimden beri.

Tüm duygularım, acı veren veya vermeyen;
düşüncelerim, beni yönlendiren veya yönlendirmeyen;
kalbim, kırılan veya kırılmayan;
varlığım, hissedilen veya edilmeyen;
gönlüm, huzurlu veya huzursuz olan;
sözlerim, söylenmiş veya söylenmemiş;
hepsini, bende olan herşeyi topluyorum.
Toplayıp bir damlaya yüklüyorum.

Ve bir damlacığın bu kadar ağır olabileceğini de yeni öğrendim ben. Bazen o bir damlanın yükünü taşıyamayınca, ondan kurtulmak istiyorum işte. Ve beni terk ediyor duygularım, düşüncelerim, kalbim, varlığım, gönlüm, sözlerim, kainatım..

Ağlamak rahatlatıyor. Ama bir o kadar da yoruyor.
Kainattan kurtulmak- bir an için de olsa, güç ister..

Read Full Post »

Uyan ey gözlerim…

İnsanoğlu ve insankızı bazı zamanlar sahip olduklarının şükrünü eda etmek yerine sahip olamadıklarını düşünüp isyan etmeyi ya da isyan etmese dahi isyana giden yola sapmayı tercih edebiliyor. Aslına bakılırsa bunun bir tercih olduğunu söylemek doğru olmaz. Çünkü insanoğlu ve insankızı belki de farkına varmadan o hal içinde bulabiliyor kendisini. Gözünü kapatıyor. Açtığında ise “Neden ben..?!” ile başlayan, sonu ve başı memnuniyetsizlik olan bir cümlenin ta ortasında olduğunu görüyor. Göz açıp kapatıncaya kadar herşey. Hayat, ömür, yol ve biz. Ve nankörlüğümüz..

Bu durum kötü bir şey değildir ama. İnsanoğlunu insanoğlu kılan, insankızını da insankızı kılan o göze sahip olmaktır. Kapatıldıktan sonra açılabilen bir göze sahip olmak. Gözden kasıt elbette ki biyolojik göz değildir. Göz, yani gerçekleri görme yeteneği, yani gafletten uyanış, yani hakikat.

Bugün ellerime baktım. Uzunca. “Rabbim neden, neden ben?” ile nankörlükte bulunduktan sonra yaptım bunu. Ve birden ellerimin olmadığını tasavvur ettim. Elsiz biz dünya hayal ettim. Zorluklarını, güçlüklerini geçirdim zihnimden. Hayali bile zordu. Allahım, ne büyük nankörlüktü benimkisi…
Nankörlük. Kötü bir şey. Kalıcı olduğu sürece. Ama affedicisi vardı..! Her kötülüğün affedicisi olan Allah vardı! Hep hep hep vardı!

Semaya yükselen eller günahkar olmadıktan sonra, gözler cürümlerin nedametiyle yaşlar akıtmadıktan sonra, kalp bir an gaflete düşmüş olmanın pişmanlığından dolayı sızlamadıktan sonra, tevbemiz neye yarar? Tevbe güzel bir şey değil miydi? Ve tevbe edebilmek için, bir an için o gözümüzü açıp kapatmış olmamız gerekmez mi? Bir anlık bir gaflete düşmüş olmamız gerekmez mi?

Ramazan öncelikle Kur’an ayı, evet. Sonrasında tevbe ayı. Başlangıç ayı. Yeni başlangıçların. Namaz kılmayı ezelden beri arzulayıpta bir türlü başlayamayanlar için, esasında barışmayı içten içe arzu eden küskünler için, gönül almayı dileyenler için.

Uzun lafın duası:

Rabbimiz!
Bizi Ramazan-ı Şerifi hakkıyla ihya edenlerden eyle!

Amin…

Read Full Post »

Hedefe ulaştım

Bonn, 25. September 1980

Seit heute bin ich Muslim. Mein Glaubensbekenntnis – “La ilaha illa-llah, Muhammad rasulu-lah” ist beim Islamischen Zentrum in Köln schriftlich hinterlegt. Mein gewählter islamischer Name lautet Murad Ferid. Ich bin am Ziel.

Murad Hofmann, Tagebuch eines deutschen Muslims

Read Full Post »

Older Posts »